Kalaku
- Ayse Bayvas
- 24 Nis
- 1 dakikada okunur
Dicle, nazlı bir gelin gibi kıvrıla kıvrıla aktığı için bin yıllardır sırtında yük taşır; oysa Fırat öngörülemezdir, dizginlenmesi zordur. Onunla sularda süzülmek bir savaş halidir.
🛶
Bu kadim suların hikayesi, Asur kabartmalarındaki taşımacılık desenlerinde gizlidir. Asurluların “Kalaku” dediği o mütevazı sallara, Anadolu bugün hâlâ aynı vefayla “kelek” diyor.
🛶
Bir keleğin doğuşu, sabır ve ustalık gerektiren ilginç bir süreçtir: Önce koyun ve keçi derileri özenle yüzülür, dikilir ve ayak kısımları bağlanır. İnsan soluğuyla şişirilen bu deriler, suyun üzerinde süzülmeye hazır birer “tulum” halini alır.Suyun debisine ve yükün ağırlığına göre tulum sayısı değişir. Kimi zaman 50, kimi zaman 1000 tulum bir araya getirilir.Ortalama 150 tulumdan oluşan bir kelek, yaklaşık 3 ton yükü sinesinde taşıyabilir.
🛶
Tulumlar hazır olduğunda sıra işin “mimari” kısmına gelir. Bahçıvan sırığı denilen sağlam ağaçlar, birer metre arayla kirişler halinde dizilir; üzerine ince çubuklar serilerek kare bir platform oluşturulur. Hayvan derisinden gelen esneklik, ağaç iskeletin sağlamlığıyla birleştiğinde kelek; yolcusunu ve yükünü selamlayarak sulara bırakılır.
🛶
Kelek, bir dükkanda öylece bekleyen hazır bir araç değildir. Büyük merkezlerde bile ustalar sipariş almadan işe koyulmazlardı. Çünkü kelek “canlı” gibidir; güneşten ve sudan etkilenir. Kuruyup çatlamaması için sık sık sulanması, adeta şefkatle bakılması gerekir.
🛶
Binlerce yıldır nehirlerin nabzını tutan bu gelenek, artık barajların sessiz sularında kayboluyor. Modern dünyanın dev yapıları yükseldikçe, insan nefesiyle şişirilen o mahzun kelekler de tarihin tozlu sayfalarına karışıyor.









Yorumlar