google-site-verification=PbL_5t5j-grNUlEnxPDPRb9h69cnQI7ks2lm5P-n88U
top of page

Kendi acılarını seçen adam

31 Ağu
1 dakikada okunur

Paris’in karanlık sokaklarında yalnız bir adam yürüyor. Elinde kadehi, ruhunda koca bir şehir kadar ağır bir kasvet… O adam, edebiyatın tüm kurallarını tek bir dizeyle yıkan Charles Baudelaire.


Bugün, hayatın ve ölümün sınırlarını çizen o büyük şairin aramızdan ayrıldığı gün. Mezarlıklardan nefret eden bir adamın, sözcükleriyle ölümsüzlüğe ulaştığı o an…


O sadece yazmadı; bakmakla görmek arasındaki devasa uçurumu tüm sanat dünyasına öğretti. Şiirlerinin sonundaki o meşhur üç noktalar, aslında şairin hiç bitmeyen yalnızlığının ve ümitsizliğinin birer sessiz çığlığıydı.


Sartre’ın da dediği gibi: O, kendi acılarını kendi seçti. Edebiyat dünyasına o tekinsiz, sürükleyici ve baştan çıkarıcı “sıkıntı”yı (Spleen) kazandıran tam olarak buydu.


Toplumun dışladığı herkesi, sokakların karanlığında kaybolan ruhları ve fahişeleri öz kardeşi bildi. Ve ne trajiktir ki, 1867’de henüz 46 yaşındayken, tam da “kardeş” dediği bir kadından kaptığı frengi yüzünden annesinin kollarında son nefesini verdi.


O öldü ama fırtınası bitmedi. Birkaç yıl sonra Arthur Rimbaud onu “Şairlerin Tanrısı” ilan etti.


Manet’den Courbet’ye kadar dönemin tüm dev isimleri onun zekasına hayrandı.


Karanlığın, estetiğin ve hüznün mimarı Baudelaire… Dünya giderek yalnızlaşırken, senin o hüzünlü dünyan bize her gün biraz daha tanıdık geliyor.


İçe Kapanış

Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;

Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam;

Siyah örtülere sardı şehri karanlık;

Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,

Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte

Toplasın acı meyvesini nedametin

Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

(Çev: Sabahattin Eyüboğlu)


🎨 Görsel: Gustave Courbet – Portrait of Charles Baudelaire (1848–49), Musée Fabre, Montpellier

.

.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page