Alara
- Ayse Bayvas
- 10 Nis
- 1 dakikada okunur
Sanırım 1990 yılının o kavurucu yazıydı... Bir grup arkadaş, Antalya’nın sıcağında ne işimiz olduğunu sorgularken, ben gözümü çoktan yükseklere dikmiştim. Hedefim Alanya Kalesi’ydi ancak yolda aklıma “o” düştü: Alara Kalesi. Kalelere karşı garip bir zaafım var; savunma için inşa edilseler de tarihin sillesini ilk onlar yer, en çabuk onlar yorulur. Belki de bu yüzden onları hep biraz “mazlum” ve mağrur bulurum. Arkadaşlarım sahilde güneşin tadını çıkarırken, ben iki saatlik sıcak yolculuğu göze alıp bu taş devinin peşine düştüm.
🩴
Alara’ya yaklaştığınızda sizi yaklaşık 250 metre yükseklikte, bak bak bitmeyen heybetli bir silüet karşılar. Yanımdaki arkadaşım ayağımdaki “şıpıdık” terliklere bakıp, bu çılgın tırmanışta beni kaderimle baş başa bıraktı. O dönem ne bir kazı çalışması vardı ne de düzgün bir yol... Bazı yerlerde yıkıntılar arasında emekleyerek, taşlara tutunarak tırmandım. Ama zirveye ulaşıp aşağıya baktığımda hissettiğim o eşsiz duygu, hayatımın en unutulmaz deneyimlerinden biriydi.
✨
Alara Kalesi’nin kökleri Bizans dönemine uzansa da asıl hikâyesi 1221’de Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad ile başlar. Sultan, Alanya Kalesi’ni fethedip dönerken bu müstahkem kaleyi görür. Kaleyi o sırada Kyr Fard’ın kardeşi, keşiş gibi yaşayan bir Ermeni prensi yönetmektedir.
🏰
Prens, elçiler teslim şartlarını iletirken aniden ölünce komutansız kalan askerler paniğe kapılır ve kaleyi savaşmadan teslim eder.Selçuklular 1231’de kaleyi güvenlik için neredeyse baştan inşa eder.
🚧
Bugün Alara’da sadece kale değil, tam bir tarih ekosistemiyle karşılaşırsınız: Karşısında Alara Han, Alara Çayı üzerindeki yıkık köprü kalıntıları, iç kalede hamam, demirci atölyeleri ve ticari mekanlar…
🔻
Savunmanın bu sessiz devi kesinlikle görülmeye değer. Zirvesindeki rüzgârı hissetmek için gelin; ama ayakkabıyla…







Yorumlar