Mina Urgan & Peyami Safa
- Ayse Bayvas
- 17 saat önce
- 1 dakikada okunur
Türk edebiyatı ve düşünce dünyası iki dev ismini, iki farklı dönemde bugün sonsuzluğa uğurladı. Biri hayata başkaldırının ve neşenin, diğeri ise acıyla yoğrulmuş bir derinliğin simgesiydi.
🦕
Bir Özgürlük Duruşu: Mîna Urgan (1915 - 2000)
Babası ‘Adalar Şairi’ Tahsin Nahit’i çok küçükken kaybetti. Annesinin ikinci eşi Falih Rıfkı Atay ile büyürken, edebiyatın tam kalbine doğdu. Kendi sözleriyle “kişiliği hiç ezilmeden” büyüdü.
🦕
Çağdaş ve özgürlükçü bir aileden aniden yoksulluğa düşse de, hayatın her anının tadını çıkarmayı bildi.
🦕
Soyadını, solcu olduğu için bir gün asılacağını söyleyen arkadaşı Necip Fazıl’ın önerisiyle Urgan yapacak kadar özgüvenliydi. Mustafa Kemal Atatürk ile vals yaptı, yüzyıllar öncesinden Thomas More’a aşık oldu. Başkaldırının simgesi gördüğü ‘dinozor’ lakabını bizzat kendisi seçti ve şahane anılarını bizlere miras bıraktı.
🖋️
Acıyla Örülmüş Bir Deha: Peyami Safa (1899 - 1961)
Daha iki yaşındayken babasını ve kardeşini kaybetti. Bir annenin feryatları arasında büyürken, 8-9 yaşlarında kemik veremine yakalandı. Bacağının kesilmesini reddederek acıyla direndi.
🖋️
Savaş yıllarının gölgesinde eğitimi yarım kaldı ama o vazgeçmedi; öğretmenlik yaparken kendini yetiştirdi, Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri oldu.
🖋️
Kimi zaman Server Bedi oldu, kimi zaman otobiyografik şaheseri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile acılarını sayfalara döktü. Fatih-Harbiye’den Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’na kadar psikolojik ve sosyolojik dehasını konuşturdu.
🖋️
Erzurum’da askerlik yapan oğlu Merve’nin ani ölümüyle sarsıldı, bu büyük acıya kalbi dayanmadı. 15 Haziran 1961’de dudaklarından dökülen son sözü, hayatı gibi çarpıcıydı: “İşte bu fena!”
🦕🖋️
Biri neşesi, duruşu ve eksilmeyen enerjisiyle hayata meydan okudu; diğeri ise tüm fırtınalara, hastalıklara ve kayıplara rağmen kalemiyle ölümsüzleşti.
.
.



Yorumlar